17 kişi kendisini tutuyor, 3 arkadaşı var.
Bir zamanlar kasvetli bir geceyarısı, unutulmuş eski bilgilerin
Tuhaf ve antika ciltleri üzerine düşünüyordum,
Yorgun ve sıkıntılı-
Uyumak üzereydim, neredeyse başım düşüyordu ki,
Bir tıkırtı geldi birden, sanki kibarca
Oda kapımı çalan-çalan birisi gibi.
'Odamın kapısını tıklatan' diye söylendim 'bir konuk-
Başka bir şey değil, yalnızca bu.'
Ah, iyice anımsıyorum ki o hazin Aralıktı;
Ve zemine vuruyordu sönen her bir közün yansısı.
Sabahı istiyordum şevkle; -Boş yere
Aramıştım
Ödünç bir avuntuyu kederden-
Yitik Lenore'un kederinden-
O eşsiz ve pırıl pırıl kızın, meleklerin Lenore
Diye andığı-
Buralarda, anılmayacak artık adı.
Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekân ve zamandan kopalı yıllar oluyor. Bir kıza âşık olmuştum. Onu görmek için altı saat yol almam gerekiyordu. Bir sabah, treni kaçırdım. Âşık olmaktan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bilirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı'dan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı'yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz... Platon'un Mağara İstiaresi'ne karşılık, ben de Kuyu İstiaresi'ni yazdım: doğdukları andan itibaren düşen insanların, yanlarından hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece doğdukları andaki yüksekliklerine erişebilmek için yaptıklarını anlattım. Ancak ellerini ağızlarına sokup, parmaklarını ısırıp hiçbir şeye tutunmamaya kararlı olanları da anlattım. Ve sordum, Tanrı'nın yukarıda mı yoksa aşağıda mı olduğunu. Eskiden poker oynardım. Şimdi de, Tanrı’nın aşağıda, kuyunun dibinde olduğuna oynuyorum. Hayatım masada, birkaç kırmızı oyun fişiyle.
(kinyas ve kayradan)
perileri seviyordum prensesleri seviyordum masalları karanlık ormanları konuşan ağaçları kozanın içinden çıkan kelebeği andıran öyküleri sevıyordum panları kırk haramilerin kapısını ve bir gün açıl susam açıl demeyi uman bakışımı... bu dünyaya ait olan çok az şeyi ait olmayan herşeyi.... renkleri ve gökkuşağını onun bittiği yerdeki altınları ve karabasanın şapkasındaki altınlarıda seviyordum.. onun ne kara cüppesi ne kemikli eli nede tüm bedeni hareketsiz kılması korkutabilirdi.. olağan değildi ve bunu sewiyordum.. gökkuşağının sonuna giden sonsuzluğun kare ve karesi olan yoluda sewiyordum.. yan yana dizilmiş dükkanları ve üst üste kurulmuş ewleri sevemedim ama.. asaları.. peri tozlarını.. korkutan maskeleri.. karşılaşamadıgımız ne çok şey vardı öte yandan karşılaşıpta açıkladığımız ama mutsuz olduğumuz.. tüm dünyaya sihirli bir ayna tutamazmıydım bir anlığınada olsa.. yada harry potterin o yüreğin en derinliklerdeki tutkuyu gösteren aynasını.. sihirli ayna bir kez bize olmamızı istedikleri insanı gösteremezmiydi hani şu hep çabaladığımız.. olmak istediğimizi sandığımız.. aslında bunu sanmamızı istediğimizi düşünen sonsuz zamanlı zamanda ki insanlar... o yüzüğe sahip olamazmıydık üç yüzük göğün altındaki.. bir an bizde görüzmez olsak.. ve birşeyin esiri bu yüzük bile olsa.. esir olabilsek.. özgürlükten yana bu kadar tantana çıkarken bir an esir olabilsek.. ve o zaman istesek özgürlüğü.. yoluma panlar çıksa. ve öyküler anlatan yaşlı adamlar.. dedesi olmayan masal dinlemeyen çocuklar için.. hediyeler bıraksa noel baba ve bacası olsa ewlerimizin.. lütfen lütfen herşey bu kadar gerçek olmasa.. bir cadı çıksa yoluma zehirli elmadan ısırsam.. huzurlu ölsem.. güzelllikler içinde.. dorian gray gibi satsam ruhumu bir tabloya.. gökten üç elma düşse..
onu büyük o büyük binanın önünde bulduğumda dünyanın yarısının diğer yarısına hissettiği şeyi hissettim bende.. bu oydu.. ve şüphe götürmezdi.. elinde gitarı ve sırt çantası ve kıvırcık saçlarıyla arkamdan yürürken anlık gerçeklerden oluştuğunu bilemezdim dünyanın..yoğun geçirilmiş bir gecenin kalıntılarıyla dolu evimin kapısını açarken sessizdik konuşmayı unutmuştuk belkide.. sadece bir birimizi yaşamanın isteği vardı belki.. büyük binanın önüne öylece oturmuş haliyle gördüğümde onu kral dairesinn en kral aşklarını yaşayan insanlarda çıkıyordu o büyük binadan.. ama gün ışığı izin vermiyordu o suitte hissettiklerini tekrar ve tekrar hissetmelerine.. çünkü gerçekler o an'da kalmıştı.. yada gerçek olanlar bunlardıda olağan üstü birşeyler bırakmışlardı o suitlere.. çayını hazırladım.. ve çayınıı içişi.. otunu sarışı..kanepe uzanmamız yan yana ve satlerce bakmamız bir birimizin yüzüne.. uzun kemerli burnu dokunduğunda yanağıma o ana hapsolma isteği.. devamı olmasada film kopsa kalsak burada.. ait olmayı hiseetiğimiz bir an.. aittik ve mutlu.. açıklamak zorunda kaldıklarımız insanlara uzaktaydı artık.. sadece yüzüne bakmanın verdiği bir haz.. sonra herşey silikleşti.. o adam mıydı benim evet bu dememi sağlayan şanslı hissettiren.. oysa hayalkırıklığından başka birşey değildi bu.. bu acınası bişeydi.. kendini olağan dışı bi insan sanan ve öyle sanmamı sağlayan kişi.. insan atıklarından oluşan bir yığın.. gördüğünü sandığı kişiye o diyen ben.. dünyanın tamamının hissettiği duyguyu hissetmek.. yanılgı.. hep ve hep en baştan defalarca yanılgı.. otu saran elleri.. kral dairesinden kalanlar..
nefesin tatlı
gözlerin gökyüzündeki iki mücewher gibi
sırtın düz saçın pürüzsüz
yattığın yastıkta..
ama şefkat sezmiyorum
ne minnettarlık ne sevgi
sadakatin bana değil
yukardaki yıldızlara
Your sister sees the future
Like your mama and yourself........
(bob dylan)
kara bir karga resmi kalmıştı bana aslında bütün sınıf gibi kuğu yada tavus kuşu istemiştim ördek bile olabilirdi karganın çizmeye değer nesi vardı ki.. ve resimlerin altında anlatılacak o öykü baloncukları.. bir karganın hikayesi kimin özelliklede hangi çocuğun ilgisini çekebilirdi ki.. o zamanların güneşli uzun sıkıcı günlerinden ve en sevimsiz hayvanın bana çıkmasından belliydi sanırım kötü şansın bir lanet gibi üzerimde kalacağı.. neyin habercisiydi bu herşeye geç kaldığım yetişemediğim yazgımın mı.. sonuçta boyamak zorundaydım siyaha..! ve anlatmam gereken bir öykü vardı.. kızgınlığım ilk okul sıralarındamı başlamıstı acaba kağıdı deler gibi boyayışımı hatırlıyorum pencerden vuran güneş ışığında ve çirkin suratlı biri vardı sınıfın ortasında dikilen.. tüm ağaçlar yaratılmıştı renkler verilmişti doğa ve hayvanlar.. ve bu çirkin karga.. ağacın yeşil vişnenin vişne kırmızısı:) olduğuna karar verilmişti belkide melekler ellerinde fırçalarda boyuyorlardı dünya yaratıldığında yaratışmışlığı belkide yer yüzünden önce yaratılmıştı renkler.. sahi nedir ilk yaratılan.. rengini alan.. seçme şansı verilmiş miydi hangi renk olmak istersin sonzuda dek..? belki ağaç yeşili seçmişti ve tavus kuşuda kararsızdı anka kuşuda belki bilmediğimiz bir renk seçmiştir gözümüze verilmeyen bir renk.. belki kuzeye göç ediyordur o da.. tüm bunları düşünmemiştim heralde o zamanlar sadece yeryüzüne renklerin dağıtıldığını herkese renk seçme hakkının verildiğini ama karganın aç gözlü bir beyinsiz olması sebebiyle her renkten biraz istediğini yazmış olmalıyım.. sonra tabiki bunun bedelini ödemeliydi.. bütün renkler karıştı ve ortaya siyah çıktı.. bütün hayallerim dağıldı ve ortaya ben çıktım.. bütün düşlerim düş olarak kaldı ve dünyada öylece kaldı..hangi masalda öyküde yer vardı tutkulara yüksek isteklere aynı anda herşeyi isteyenlerin iyi sonuna,, tıpkı benim gibi.. resim hocası beklememiş olmalı en hikayenin karga üzerine olmasını.. inanmayan bakışları.. ve siyah karga çizmesi gerekirken tüm renkleri kullanmanın bir yolunu bulan ben.. inanmaması umrundamı artık.. Artık umrumda ama hep insanlar anlasın dinlesin tanısın bilsin.. hayalgücüne inanmayı unutmuş bir insanlık bir çocuğa inanmayan insanlık ben mi kendime inandırabilecektim onları.. karganın hatasına düşerdim daha iyi.. bencil olmalıyım evet. mutlu kahramanlarda hep biraz bencildir aslında.. onlar mutludur ama yanındakiler onun mutlu olmasıyla mutludur.. neden... çünkü kimse aynı anda aynı derecede şanslı ve sahip olamaz.. bazılarımızın öyküleri vardır.. kalanlarımızın kalemleri..
gün batımının kızıllığı kadardı içimdeki umutlar.. daha fazla parladıkça gözlerimde kapanıyordu o ölçüde.. bugün yalnız ve içinde kızıllığıyla elimdeki şarabımla dans etmeyi umuyorum o yollarda insanların geçtiği.. parklarda.. ve bana aitmiş gibi hissettiğim terasımda.. geçen yaz ve tüm yazların anısına.. şarap şişem ve dansımla orda olmak isterim son bir kez.. ne yaptığımızı hatırlamıyorum kızılmıydı gök yüzü hatırlamıyorum ama karşılaştırılınca güzeldi o yaz.. acıları bile daha karakteristik özelliklere sahipti ve ben.. arabamı park etsem yol kenarına ve çıkarsam şişemi yalnız ben yalnızca ben sadece ben milyonlarca insana kusmak istiyorum öfkemi ve taramak istiyorum önümden geçen arabaları bir tek ben kalsam şişem ve ben.. nedensizce gülümsetiyor bu beni.. ve evet dansım o dar nedensiz.. neden demekten yorulmuşluğum.. insan kokusunun olmadığı bir yer lazım.. sıcak şarap yapmam lazım birde..
|
|
yeraltı edebiyatı5832 üyesi var. üyelik serbest. |
|
|
fantastik kurgu ve edebiyatı395 üyesi var. üyelik serbest. |